Akdeniz Karpaz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğr. Gör. Bahire Gülenay, "Devlet egemenliği ve meşru müdafaa ilkeleri çerçevesinde Ortadoğu krizi"ni değerlendirdi.
Bu tür krizlerde hatırlanması gereken ilk ilkenin, uluslararası hukukun kuvvet kullanma yasağı olduğunu hatırlatan Öğr. Gör. Bahire Gülenay, siyasi pozisyonlardan çok hukuki normlara odaklanmak gerektiğini ifade ederek "Çünkü uluslararası hukuk kriz anlarında hatırlanan bir seçenek değil; tam da bu krizlerin yönetilebilmesi için var olan bir çerçevedir. Kalıcı barışın yolu ise askeri üstünlükten değil, hukukun evrensel ilkelerine bağlılıktan geçmektedir" dedi.
İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki savaşta diplomasinin ve müzakerenin devreye girmesinin yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin korunması açısından da büyük önem taşıdığına dikkat çeken Akdeniz Karpaz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğr. Gör. Bahire Gülenay, şu değerlendirmelerde bulundu:
Uluslararası hukuk düzeninin koyduğu sınırlar arasındaki hassas denge
"Son günlerde Ortadoğu'da yeniden yükselen askeri tansiyon, yalnızca bölgesel güvenliğe ilişkin bir mesele olarak görülmemelidir. Aslında bu yaşananlar, uluslararası hukukun en temel ilkelerinin ne ölçüde geçerli olduğunu da yeniden tartışmaya açmaktadır. İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri arasında artan gerilim; devletlerin güvenlik kaygıları ile uluslararası hukuk düzeninin koyduğu sınırlar arasındaki hassas dengeyi bir kez daha görünür hâle getirmiştir.
Bu tür krizlerde hatırlanması gereken ilk ilke, uluslararası hukukun kuvvet kullanma yasağıdır. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2(4). maddesi, devletlerin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmasını açık biçimde yasaklamaktadır (United Nations, 1945, Art. 2/4). Bu kural yalnızca hukuki bir metnin satırları arasında kalmış bir düzenleme değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzenin en temel dayanaklarından biridir.
Bugün Ortadoğu'da yaşanan askeri hareketlilik bu nedenle yalnızca siyasi ya da askeri bir gelişme olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda uluslararası hukukun ne ölçüde işletildiği ve devletlerin bu kurallara ne kadar bağlı kaldığı sorusu da gündeme gelmektedir.
BM Genel Sekreteri António Guterres'in uyarıları önemli
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres de yaptığı açıklamalarda tüm devletleri Birleşmiş Milletler Şartı'na uygun davranmaya çağırmış ve askeri gerilimin tırmandırılmaması gerektiğini vurgulamıştır (United Nations, 2026). Bu tür çağrılar çoğu zaman diplomatik bir dilin parçası gibi görünse de aslında uluslararası hukuk düzeninin ancak devletlerin davranışlarıyla ayakta kalabildiğini hatırlatan önemli uyarılardır.
Elbette uluslararası hukuk devletlere mutlak bir kuvvet kullanma yasağı getirmez. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi, bir devletin silahlı saldırıya uğraması halinde meşru müdafaa hakkını tanımaktadır (United Nations, 1945, Art. 51). Ancak bu hak sınırsız değildir. Meşru müdafaa iddiasının kabul edilebilmesi için gerçek bir silahlı saldırının varlığı ortaya konulmalı ve verilen karşılık zorunlu ve orantılı olmalıdır.
Uluslararası Adalet Divanı da çeşitli kararlarında meşru müdafaa hakkının geniş yorumlanamayacağını açık biçimde ifade etmiştir (ICJ, 1986, Nicaragua Case). Özellikle "önleyici saldırı" ya da "genişletilmiş meşru müdafaa" gibi yaklaşımlar uluslararası hukuk bakımından hâlâ tartışmalı alanlar arasında yer almaktadır. Son dönemde gerçekleştirilen bazı askeri operasyonlara yönelik eleştirilerin önemli bir kısmı da bu tartışmanın etrafında şekillenmektedir (International Commission of Jurists, 2026).
Uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri egemenlik ilkesi
Konunun bir diğer önemli boyutu ise devlet egemenliğidir. Uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri olan egemenlik ilkesi, her devletin kendi toprakları üzerinde münhasır yetkiye sahip olduğunu kabul eder. Bu nedenle bir devletin başka bir devletin rızası olmaksızın onun topraklarında askeri operasyon yürütmesi, egemenlik ihlali olarak değerlendirilebilir (Shaw, 2017).
Ancak mesele yalnızca devletler arasındaki ilişkilerle sınırlı değildir. Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ve özellikle Kampala Değişiklikleri, hukuka aykırı kuvvet kullanımının belirli koşullar altında bireysel ceza sorumluluğunu da gündeme getirebileceğini ortaya koymaktadır (Rome Statute, 1998; Kampala Amendments, 2010). Bu durum, uluslararası hukuk ihlallerinin yalnızca diplomatik tartışmalarla sınırlı kalmayabileceğini göstermektedir.
Silahlı çatışmaların yürütülme biçimi de ayrı bir hukuk alanının konusudur. Cenevre Sözleşmeleri, savaşın dahi belirli kurallar çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır (Geneva Conventions, 1949). Sivillerin korunması, askeri ve sivil hedeflerin ayrılması ve kullanılan güçte orantılılık ilkesi bu düzenlemelerin temelini oluşturur. Ayrım gözetmeyen saldırılar veya sivilleri doğrudan hedef alan eylemler ise savaş suçu iddialarını gündeme getirebilir.
Diplomasinin ve müzakerenin devreye girmesi
Bugün İran, İsrail ve ABD arasında yaşanan gerilim aslında uluslararası hukukun bu temel ilkelerinin ne kadar güçlü olduğunu test eden bir tabloyu ortaya koymaktadır. Çünkü uluslararası hukuk yalnızca metinlerden ibaret değildir. Bu kurallar devletlerin uygulamaları ve uluslararası toplumun tepkileriyle gerçek anlamını kazanır.
Bu nedenle böylesi krizlerde diplomasinin ve müzakerenin devreye girmesi yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda uluslararası hukuk düzeninin korunması açısından da büyük önem taşımaktadır.
Ortadoğu'daki gelişmeler bize önemli bir gerçeği yeniden hatırlatmaktadır: kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa hakkı, devlet egemenliği ve insancıl hukuk ilkeleri yalnızca teorik tartışmalar değildir. Bunlar uluslararası düzenin istikrarını ve barışın sürdürülebilirliğini doğrudan etkileyen temel kurallardır.
Sonuç olarak yaşanan gelişmeleri değerlendirirken siyasi pozisyonlardan çok hukuki normlara odaklanmak gerekir. Çünkü uluslararası hukuk kriz anlarında hatırlanan bir seçenek değil; tam da bu krizlerin yönetilebilmesi için var olan bir çerçevedir. Kalıcı barışın yolu ise askeri üstünlükten değil, hukukun evrensel ilkelerine bağlılıktan geçmektedir."