Bugün MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin yaptığı siyasi bir açıklama, Suriye’nin yalnızca nasıl yönetileceğine değil; kimlerle, hangi ortak kimlik altında ve hangi güvenlik mimarisiyle yeniden inşa edileceğine dair güçlü bir bölgesel gelecek tasavvuru ortaya koyuyor.
Bu yazı neden şimdi yazılmalı?
Bu değerlendirme, bugün Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından kamuoyuna açıklanan metni merkeze alarak kaleme alınmıştır. Zira söz konusu açıklama, günlük siyasi polemiklerin ötesinde, Suriye sahasında yaşanan gelişmeleri bir devlet inşası problemi, bir bölgesel güvenlik meselesi ve bir gelecek tasarımı olarak ele alan nadir metinlerden biridir.
Suriye’de SDG’nin askeri ve siyasi alan kaybı, Şam yönetiminin merkezi otoriteyi yeniden tesis etme iradesi ve Türkiye’nin üniter yapı vurgusu; artık geçici denge arayışlarını değil, kalıcı bir düzen arayışını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle yapılan açıklama, “terörle mücadele” başlığını aşan bir politik okumayı gerekli kılmaktadır.
Ana tez: Devletin yeniden tesisi ve parçalı egemenliğin tasfiyesi
Açıklamanın omurgası açıktır: Suriye’de kalıcı istikrar, silahlı yapıların meşrulaştırılmasıyla değil, tek merkezli devlet otoritesinin yeniden inşasıyla mümkündür. 10 Mart 2025 mutabakatı bu açıdan bir eşik olarak görülmüş; ancak SDG’nin mutabakat hükümleriyle çelişen tutumu, sürecin tıkanmasına yol açmıştır.
Bu noktada metnin en kritik ayrımı yapılır:
“Doğru olan da budur, zira Suriye’de Kürtler başka SDG başkadır.”
Bu cümle, çatışmayı etnik bir zeminden çıkararak silahlı örgüt–devlet eksenine oturtur. Böylece hem Kürt kimliğinin terörle özdeşleştirilmesi reddedilir hem de SDG’nin “temsil” iddiası meşruiyet zemininden koparılır.
Saha gerçekliği: silahın sosyolojik sınırı
Metin, askeri gelişmeleri sosyolojik okumayla tamamlar. SDG’nin kontrol ettiği alanların büyük bölümünde Arap nüfusun ağırlıkta olması, yerel aşiretlerin rahatsızlığı ve Şam yönetimine yönelen tercihler, şu tespitte birleşir:
“SDG’nin silah zoruyla bir coğrafyayı sürekli kontrol altında tutması sürdürülebilir değildir.”
Bu durum, örgütün yalnızca askeri değil, toplumsal olarak da daralan bir aktör hâline geldiğini göstermektedir. Fırat’ın batısından çekilme kararı, bu daralmanın fiilî sonucudur ve Şam’ın doğrudan topyekûn bir savaşa girmeden alan kazanabildiğini ortaya koymaktadır.
Üniter Suriye ve Türkiye faktörü
Açıklamada Türkiye’nin rolü, yalnızca sınır güvenliği bağlamında değil, bölgesel düzen kurucu bir aktör olarak ele alınır. Ankara’nın “üniter Suriye” vurgusu, Şam yönetiminin merkezileşme iradesini güçlendiren ve SDG’nin dış destek beklentilerini sınırlayan bir caydırıcılık üretmektedir.
Bu çerçevede “terörsüz Türkiye” hedefinin, komşu coğrafyalarda terörsüz bir çevre oluşmadan kalıcı olamayacağı açıkça ortaya konur. Suriye’de parçalı egemenlik sürdükçe, Türkiye’nin güvenlik riskleri de yapısal olarak devam edecektir.
Kararname meselesi: hak tanıması mı, stratejik akıl mı?
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın Kürt dili ve kültürüne ilişkin yayımladığı 2026/13 sayılı kararname, metinde özel bir yere sahiptir. Açıklama bu adımı net biçimde şöyle yorumlar:
“Bu kararname, SDG’ye yönelik bir taviz değil; SDG’nin ‘Kürtlerin temsilcisi’ olduğu iddiasını zayıflatan bir gelişmedir.”
Kürtçenin seçmeli ders olarak öğretilmesi ve Nevruz’un resmî tatil ilan edilmesi, kültürel hakların devlet çatısı altında tanınabileceğini göstermektedir. Burada kritik olan, hak tanımanın ayrılıkçılığı değil, “Suriye vatandaşlığı” ortak paydasını güçlendirmesidir.
Metnin bu noktadaki denge cümlesi dikkat çekicidir:
“Her insanın ana dili ana sütü gibi haktır.”
Ancak kamusal ve siyasal alanda ortak bir resmî dilin, birlik ve eşitliğin taşıyıcısı olduğu da aynı açıklıkla savunulur.
Türkmenler: Suriye’nin görmezden gelinemeyecek asli unsuru
Açıklamanın önemli fakat çoğu tartışmada ihmal edilen yönlerinden biri, Türkmenlerin Suriye’nin asli unsurlarından biri olduğunun açık biçimde vurgulanmasıdır. Kürtlere tanınan kültürel hakların, Türkmenler başta olmak üzere diğer etnik unsurlar için de emsal teşkil etmesi gerektiği ifade edilmekte; yeni anayasa sürecinde hiçbir topluluğun dışlanmaması gerektiği belirtilmektedir.
Bu vurgu, Suriye’nin yalnızca Arap–Kürt ekseninde okunamayacağını; Türkmenlerin tarihsel, demografik ve kültürel varlığıyla ülkenin bütünlüğünde kilit bir rol oynadığını hatırlatmaktadır. Üniter devletin gerçek anlamda kapsayıcı olabilmesi, bu çoğul yapının adil biçimde temsil edilmesine bağlıdır.
Anayasa ve rejim tasarımı: güvenlikten kurumsallaşmaya
Metnin nihai hedefi, yeni ve kapsayıcı bir Suriye anayasasıdır. Bu anayasa;
- Üniter yapıyı esas alan,
- Federasyon ve özerklik tartışmalarını dışlayan,
- Vatandaşlık bağını temel ortak payda hâline getiren,
- Kuvvetler ayrılığına dayanan,
- Serbest ve adil seçimleri güvence altına alan
bir siyasal düzeni tarif eder.
Silahlı çoğulluğun tasfiyesi, bu kurumsallaşmanın ön şartı olarak görülür. Silahın yerini hukuk, örgütsel sadakatin yerini vatandaşlık aldığında, istikrarın kalıcı olacağı varsayılır.
Son değerlendirme: Terörsüz bölge mümkün mü?
Bugün yapılan bu açıklama, SDG’yi yalnızca askeri bir hedef olarak değil, devlet inşasının önündeki yapısal bir engel olarak tanımlamaktadır. Aynı anda Kürt kültürel haklarının tanınmasını, terörle mücadelenin zayıflaması değil, tam tersine güçlenmesi olarak okumaktadır.
Başarı şartı açıktır:
Güvenlik tekeline giden yol, kapsayıcı vatandaşlıkla birlikte yürümelidir.
Bu yönüyle açıklama; yalnızca Suriye’nin değil, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge hedefi etrafında şekillenen geniş bir bölgesel gelecek tasarımı sunmaktadır. Silahın değil siyasetin, kimlik dayatmasının değil ortak vatandaşlığın belirleyici olduğu bir Ortadoğu ihtimali, bu metinde güçlü bir politik okuma olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Milli Ses – Akıl Penceremden Köşe Yazarı
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
E-posta: opoyrazoglu@gazi.edu.tr
***
Değerlendirmeye vesile olan kaynak: https://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/5515/mhp/Milliyetci_Hareket_Partisi_Genel_Baskani_Sayin_Devlet_BAHCELI__nin__Suriye_Cumhurbaskani_Sara__nin_Yayimladigi_Kararname_v.html?
