Ekranlarda ağzını açan kadim devlet geleneği, köklü kültür ve benzeri bir giriş ile başlıyor söze. Oysa ki İran denince akla gelen medeniyet mirasının temelinde, tarihin derinliklerinden gelen köklü Türk unsurların belirleyici rolü vardır. Selçuklu, İlhanlı, Timurlu, Safevi, Afşar ve nihayet 1794-1925 yılları arasında hüküm süren Kaçar Hanedanı, bu sürekliliğin en somut örnekleridir. Oğuz Türklerinin Bayat boyuna mensup olan Kaçarlar, İran’ı derinden etkileyen bir döneme damgasını vurmuştur. 1000 Yılından 1925 yılına kadar -Moğol dönemi sırasındaki kısa bir kesinti dışında İran tamamen Türkler tarafından yönetilmiştir. Persler sadece Sasani dönemi ve Pehleviler döneminde ortaya çıkmışlardır. Bunu Rus tarihçi Dimitry Çernişevky başta olmak üzere tüm tarihçiler teyit eder. Eğer bu gerçeği göz ardı ederseniz, İran tarihinden hiçbir şey anlaşılmaz. Nasıl ki Alman iktisatçı Fritz Neumark’ın “Tarihten Türkleri çıkarırsanız ortada tarih kalmaz” dediği gibi.
Bu bağlamda bu mirasa en çok katkısı olan Selçuklular'dır; ardından Safeviler'i ve Avşar'ları sayabiliriz. Ancak o detayı tarihçilere bırakalım ve biz Türkler'in son iktidarı olan Kaçar Hanedanlığı döneminden itibaren ele alalım konuyu.
Kaçar dönemi, İran’ın modern dünyayla ilk sancılı temaslarının yaşandığı, "Büyük Oyun"un ortasında kalmış bir dönemdir. Şahlar, özellikle de Nasıreddin Şah, Batı tarzı reformları (ilk modern yüksekokul Darülfünun’un kuruluşu, posta teşkilatı, gazete) ülkeye getirmeye çabaladı. Ancak bu çabalar, Rusya ve İngiltere arasındaki nüfuz mücadelesi, ekonomik imtiyazlar ve içerideki muhafazakar direnç nedeniyle sınırlı kaldı. Ülke, ağır dış borçlar altına girdi. 19. yüzyılın sonlarında tütün imtiyazına karşı başlayan halk ayaklanması, Batı emperyalizmine ve şahın otoritesine karşı ilk kitlesel tepkiydi ve 1906 Meşrutiyet Devrimi’nin habercisi oldu.
Bu devrim -çeşitli etnik gruplar, aydınlar, tüccarlar- İran halkının mutlak monarşiye karşı ilk büyük zaferiydi. Anayasanın ilanı ve Meclis-i Şûrâ’nın açılması, halkın yönetime katılma iradesinin göstergesiydi. Ancak, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, ülkeyi bir kez daha kaosa sürükledi. Merkezi otoritenin zayıflığı, ekonomik sıkıntılar ve dış müdahaleler, halkın refahını olumsuz etkiledi. Kaçar dönemi, İran’ın modernleşme arzusu ile geleneksel yapılar, bağımsızlık ile yabancı nüfuz arasında sıkışıp kaldığı, çelişkilerle dolu bir geçiş çağı olarak tarihe geçti.
Kaçar Hanedanı’nın zafiyeti, 1921’de Kazak Tugayı komutanı Rıza Han’ın darbesine ve 1925’te Pehlevi Hanedanı’nın kuruluşuna zemin hazırladı. Batının Türk dünyası üzerindeki hesapları ile Rıza Şah ve oğlu Muhammed Rıza Şah, ülkeyi hızla modernleştirme ve merkezileştirme projesini benimsemiş görünüyordu. Ancak bu proje, etnik çeşitliliği bir tehdit olarak gören katı bir Fars milliyetçiliği üzerine inşa edildi. Türkler -Azerbaycan Türkleri, Türkmenler, Kaşkaylar başta olmak üzere- bu politikanın en ağır bedelini ödeyen topluluklardan oldu. Azerbaycan Türkçesi başta olmak üzere Türk dillerinde eğitim, yayın ve kamu hayatındaki kullanım yasaklandı. Türkçe yer isimleri Farsçalaştırıldı, Türk kültürünü ifade etmek “bölücülük” olarak damgalandı ve ağır baskılar yapıldı. Bu asimilasyon politikaları, İran Türklerinin kendi kimliklerini özel alanlarda muhafaza etme mücadelesine yol açtı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet işgali altında kurulan kısa ömürlü Azerbaycan Millî Hükûmeti, bu baskılara verilen bir tepkiydi, ancak merkezi ordu tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Pehlevi dönemi, ekonomik kalkınmanın yanı sıra, birçok etnik ve dini grup için sistematik kimlik inkârı ve kültürel baskı dönemi olarak hatırlanmaktadır.
Pehlevi’nin otoriter modernleşmesi ve toplumsal adaletsizlik, 1979 İslam Devrimi’ne giden yolu döşedi. Devrim, geniş bir koalisyonun -solcular, liberaller, dindarların- eseriydi. Ancak kısa sürede Ayetullah Humeyni önderliğindeki din adamları sınıfı iktidarı tekeline aldı. Yeni rejim “Ümmet” vurgusu yapsa da uygulamada Şii Fars kimliği devletin temel referansı haline geldi.
Kendilerini iktidara batının getirmesine rağmen, devrim sonrası kurulan rejim, etnik hak taleplerini “ülkenin bütünlüğüne tehdit” ve “Batı’nın oyunu” olarak kodladı. Türkler, bu kez de Fars milliyetçiliğinin yerini alan hem İslami tek tipçi bağnazlık hem de Fars milliyetçiliği ile karşı karşıya kaldı. Türkçe eğitim ve yayın yasağı büyük ölçüde devam etti. Tebriz ve diğer Türk şehirlerinde ana dilde eğitim hakkı için yapılan barışçıl gösteriler, sert şekilde bastırıldı. Kamusal alanda Türk kimliğini vurgulamak, rejim için potansiyel bir tehdit olarak görüldü. 1980-88 İran-Irak Savaşı, tüm İran halkı gibi Türkleri de derinden etkiledi; cephede en ağır kayıpları verenlerden oldular. Ancak savaş sonrasında dahi kültürel hak talepleri karşılıksız kaldı. Yeni rejim, baskı mekanizmalarını farklı bir ideolojik temelde de olsa, Pehlevi’nin mirasını sürdürdü.
Bugün İran halkı, iki uç arasında sıkışmış durumda. Bir yanda, ekonomik yönetimsizlik, toplumsal baskılar ve uluslararası izolasyonla malul molla iktidarı; diğer yanda -küçük bir ihtimal de olsa- sürgündeki son Pehlevi veliahtının temsil ettiği, İran halkının çoğunluğunun reddettiği, asimilasyoncu geçmişle ilişkilendirilen ve dış destekçilerine bağımlı görünen bir monarşi nostaljisi. İran’daki tüm farklı etnik ve inanç grupları ayrışmayı asla düşünmeden bugün birlik olup dışardan yapılan müdahalelere karşı durmalılar. Bu süreç geçtikten sonra kendi içlerinde rejimi ve yönetimi yeniden ele almalılar.
İran’ın gerçek kurtuluşu, bu iki kısır seçenek dışında, tarihin derinliklerinden gelen uzlaştırıcı ve kapsayıcı bir formülle mümkün olabilir. İşte tam da bu noktada, Kaçar Hanedanı’nın mirası anlamlı hale geliyor. Kaçarlar, İran’ın çok kültürlü yapısını bir zenginlik olarak yönetmiş, Türk kökenlerinden kopmadan Fars kültür ve devlet geleneğiyle bütünleşmiş bir hanedandı. Bu özellikleriyle, İran’daki tüm etnik ve dini grupların -Farslar, Türkler, Kürtler, Beluçlar, Araplar, Ermeniler vs.- ortak paydada buluşabileceği bir sembol potansiyeli taşımaktadır.
Dolayısıyla, İran’ın geleceği için önerilebilecek en istikrarlı ve meşru model, modern bir anayasal monarşi çerçevesinde olmalıdır. Bu modelde, Kaçar Hanedanı’nın meşru bir varisi, örneğin Sultan Muhammed Ali Mirza Kaçar veya Prens Muhammed Hasan Mirza II, ulusun birliğinin ve sürekliliğinin tarafsız bir sembolü olarak devletin başında bulunabilir. Gerçek siyasi güç, demokratik, şeffaf ve adil seçimlerle işbaşına gelen, tüm bölgelerin ve grupların haklarını anayasal güvence altına alan, merkeziyetçi olmayan bir parlamenter sisteme devredilmelidir.
Böyle bir yapı, hem devrim öncesi dönemle hem de İslam Cumhuriyeti ile olan travmatik bağları koparırken, İran’ın bin yıllık devlet geleneğiyle de bir bağ kurar. Tüm halkların kimlikleri, dilleri ve kültürleriyle özgürce var olabildiği, petrol gelirlerinin tüm eyaletlere adilce dağıtıldığı, dış politikada bağımsız ve barışçıl bir "Yeni ve Modern İran" vizyonu, Kaçar mirasının çağdaş yorumuyla hayata geçirilebilir. Bu, ne sadece geçmişe bir dönüş, ne de körü körüne Batı taklidi olacaktır; tarihin bilgeliği ile geleceğin umudunu birleştiren, özgün ve İran’a yakışır bir çıkış yolu olabilir.
“Kurt dağdan inince köyün bütün itleri kardeş olur” derler.
Bugün erken ama birgün yeni bir Türk devleti daha neden olmasın...
