15 yıl önce (7 Aralık 2010) kaleme aldığım AKP’nin Yeni Kavm-i Necib’i” başlıklı yazıda önemli bir konuya fener doğrultmuş ve bizim siniri alınmış “İhvân-ı bî Etrak”taki arızalar hakkında biraz kalem oynatmıştım.
Son Suriye olaylarında, İsrail destekli PKK’lı Kürtlerin, Halep’te Müslüman Araplar’la karşı karşıya gelmesi, Ak Parti’nin içindeki İslamcı ve mütedeyyin kardeşlerimizde bir uyanışa vesile oldu.
“Aaa bunlar Allah- Kitap, İslam- Furkan dinlemiyor, ‘Kürt olsun da isterse ateşten olsun’ diyor!” infial-i âhiresi kulağımıza kadar geliyor.
“Ne biçim Müslüman bunlar?..” gibi sorular, yüreği peygamber aşkıyla çarpan Dadaş’ında-Gakkoş’unda, Yörüğünde-Avşar’ında gırla gidiyor!.
Barzani bayrağındaki 21 köşeli Ezidî yıldızını da bir dahaki seneye öğrenecekler!
Hele Ümmetin bugünlerdeki medar-ı iftiharı, Suriye Devrimine ayak bağı olup İsrail-ABD desteğini makul bulmuyorlar mı!..
Bizim kavm-i necipçilerdeki uyanış, bir idrak patlamasına dönüşüyor.
“Etrak-ı bî İdrak” yavaş yavaş uyanıyor!
Ezik, edilgen, evrilgen ve şuursuz uhuvvet takkelerinin altından:
“biz şimdiye kadar hiç ırkçılık- kavmiyetçilik yapmadık olum! Ümmeti kardeş bildik; bu bize revâ mıydı?” haykırışları yükseliyor.
Allah’ın sopası yok, stratejik araştırma enstitüsü de yok! Ama akıl ve idrak vermiş kullanan mümin günde beş vakit Mirac’a uzanıyor, kullanamayan La Farge betonundan yapılmış YPG tünellerinde cenneti arıyor!
Kürt-İslamcılar açığa düştüler, zaman onları bizden çok yordu ve asabiyelerine yenildiler.
Ümmetçi görünümlü Kürtçüler bu sefer baltayı fena taşa vurdular!
Bu memlekette Türk’e ne derseniz deyin unutulur. Ama bu sefer Arab’a çattılar.
Kavm-i hizip olup, Kavm-i necibe tuzak kurdular! “Tekfirci” camiada bunun cezası büyüktür.
“Ümmetin Halep’teki gözdesi” Ahmed El Şara’ya “terörist” dediler.
Bize “Faşist, Irkçı, Kafatasçı..” derlerdi.
Arapçamız yoktu, güler geçerdik
“Türkler milliyetçi olmasaydı Kürtler de olmazdı” derlerdi.
PKK’nın vurduğu bir ülkücü Kürd’ün cenazesinde, bata çıka ulaştığımız buzlu dereden abdest alıp, şehit cenazesi kaldırdığımız günler.
Kürtler şimdi d, Şam’ın faşist ,Şara’nın ırkçı olduğunu söylüyorlar, Hakan Fidan’a da “kafatasçı”lık kalıyor; halbuki adam Kürtlerin Hasenan aşiretinden.
Neyin “kafatasını” yaşıyorsunuz?
Bütün Müslümanları kardeş bilen, Milleti ümmet, Ümmeti millet gibi seven ve bu uğurda 3600 evladını şehit veren Ülkücü Hareketin, şimdi âhı tutmuştur.
Allah seyyareyi öyle bir sıraya dizmiştir ki..
Satürn retrosu hak getire..
Türkiye, Suriye ve Filistin Müslümanlarının arkasındadır.
Suriye Marksist Kürt hareketi, rejim yaşarken önünde, İran coşarken yanında, Hizbullah’la akraba, Rusya varken onunla… Yoksa ABD’nin kollarında büyümüştür.
Mahallenin, hatta sanayinin veya terminalin, hangi şoförün lastiği patladıysa ötekine koşan dilberi gibidir.
“Türkiye’ye ve İslamcı Sağ’a pislik olsun da nasıl olursa olsun” diye 1974’te Tuzluçayır’da seküler amaçlarla kurulan PKK, kucaktan kucağa gezerken sonunda kendisini mistik Yahudi şeriatının temsilcisi, Evanjelizm- Siyonizm melezi İsrail’in kucağında bulmuştur.
Hem de İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığı bir dönemde..
Çok şükür bunlar bütün İslamcıların gözü önünde olmuştur.
Ve uyanış başlamıştır.
İşte bizim 15 yıl önce, henüz Ortadoğu gazetesinde yazmayan acemi bir yazarken kaleme aldığımız bugünleri öngören ve kıymeti bilinmeyen o efsane yazıyı hatırlayalım..
Mübarek Miraç Gecesinin onuruna saygıyla..
Şükrü Alnıaçık 14-15 Ocak gecesi 2026
____________________
AKP’nin Yeni “Kavm-i Necib”i
7 Aralık 2010 (2023İstanbul .com)
Cihan Harbinde Güney cephesinde savaşmış Türk subaylarının anıları bir “ihanet-i necabet”in hüzün veren satırlarıyla doludur. Atatürk’ün çevresinde milli bir devlet için padişaha isyan bayrağı açan genç subayların çoğu, Milliyetçilik stajını, Arap çöllerinin bu kan ve ihanetle yoğrulmuş kumlarında tamamlamıştır. Bizim ailenin soyadını Bilgin’den Alnıaçık’a çeviren büyük amcam makineli tüfek uzmanı Albay Asım Bey de bu genç subaylardan birisiydi. 1933’te 10. Yıl marşında “açık alın”ı duymuş; 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, Babasından, Osmanlı ulemalığından gelen Bilgin soyadını reddederek Alnıaçık soyadını almıştır. Yaşanan yeni ihanetler karşısındaki geleneksel sersemlikler, onun tercihine olan saygımı her geçen gün daha da artırmaktadır.
Anadolu’nun yiğit evlatları, çene kemikleri kuruyup dökülmek ve gözleri kör olmak pahasına Irak’ta Kuttül Amare’yi, Sina’da Akabe körfezini, Filistin’de Kudüs-ü Şerif’i, nihayet Mekke ve Medine’yi İngilizlere karşı savunurken bile isyancı Arapların kahreden hücumlarına maruz kalarak binlerce şehit vermiş ve bitkin bir vaziyette vatan topraklarına çekilmişlerdi.
Eski dünyanın en disiplinli milleti olan Türkler, törenin katı kurallarıyla girdikleri askeri disiplinin içinde İslamiyet’i tercih ettiklerinde bu yeni ve ruhları yücelten inanca karşı büyük bir saygı beslediler. İlk Türk-İslam devletleri, geleneksel kutsal savaşı, İslam’la bütünleştirerek Türkleri cihatla yatıp kalkan bir toplum haline getirdiler. İslam’ı sınır güvenliği Türkler tarafından sağlanan bir rahatlığın içinde rahat yaşayan Araplara oranla Türkler; sürekli Darü’l-harple temas, yani gaza ve cihad halinde oldular.
Bu “ölümüne Müslümanlık,” Türkleri, uğrunda savaşılan Kur’an’ın diline karşı ezik, İslam Peygamberinin milletine karşı saygılı kıldı. Bu saygı, eşsiz bir diğergamlıkla başka bir millete “kavm-i necip” unvanını verme seviyesinde resmiyet ve yaygınlık kazandı. Yani Arapları temiz soylu gördük ve kendi soyumuza ümmetçilik olur endişesiyle bu ünvanı çok görecek kadar nankör davrandık.
Sonunda Araplardan aldığımız “hediyenin” ruhumuzda açtığı yaraları Anadolu’da anamızın tülbendiyle sararak sinemizden yeni bir memleket çıkardık, ama içimizdeki ezikliği bir türlü çıkarıp atamadık. Ne Emevi fetihleriyle kimlerin de Araplaşmış olduğuna baktık ne Firavun’un Kıptilerinin de Arapça konuştuğu dikkatimizi çekti. Biz Arapça bilmiyorduk mesel buydu. Oysa tecvit ve tilavet önemliydi. Merhum Süleyman Çelebi, Mevlid’i yazıp verse de elimize; kendi medreselerimizde yücelttiğimiz Arapça karşısında hep ezildik, süklüm püklüm olduk.
Geçmişte Ümmetçilikle bile çelişen bir diğergamlıkla üzerine titrediğimiz Araplar’dan bugün nefret etmiyoruz. Eski Laikar Kemalistler gibi Yunan’la kadeh tokuşturalım, Ermeni’ye yanaşalım ama Araplar’la asla barışmayalım da demiyoruz. Ancak pamuk çanağında fasulye çillendirir gibi hükümet eliyle “yeni kavm-i necipler” üretilmesine de izin vermeyiz.
Milliyetçilik konusunda aşırı hassasiyet göstererek Anadolu’nun fedakar evlatlarına kendi bayrağını sevmeyi bile yasaklayanların bölgesel dinsiz azgınlıklar karşısında sergiledikleri müşfik tavır, aklımıza kötü kötü şeyler getiriyor.
Türk kavramından bu kadar uzaklaşmada bir kasıt olması gerekiyor. Yoksa bizi meşhur Yecüc Mecüc’le mi karıştırıyorlar. Çin Ülkesinin o kadar da tanınmadığı yıllarda Cengiz Moğolları ve akraba kavimlerin dolayısıyla da Türklerin Yecüc Mecüc olma ihtimali üzerinde duran İslam bilginleri vardı. Bunlardan biri de muhtemelen zayıf coğrafyalı eski kaynakların etkisi altındaki Said-i Nursi’dir.
Said-i Nursi’nin zamanın kutbu olduğu inancı ve Yecüc Mecüc’ün Türkler olması ihtimali, Said-i Nursi’nin talebelerinde bölücü bir Kürt Milliyetçiliğini derinden derine kaşıdığı gibi Türk asıllı Nurcularda da Kürtlere karşı yeni bir “Kavm-i Necip algısı”na yol açmaktadır.
Düşünce davranış ve söylemlerden bunu hissetmek hiç de zor değil. AKP yönetiminin, sadece Said-i Nursi’nin değil, doğu ve güneydoğuda başta Mevlana Halid Bağdadi ve Adıyaman dergahı olmak üzere yaşayan veya medfun pek çok evliyanın Kürtlerden çıktığına inanması, “yeni bir Kavm-i Necip olgusunun tahrik edilmesinde” önemli bir rol oynuyor.
Milliyetçilikten yoksun Marksistler nasıl onca milli ve dini değer dururken Arjantin’den, Tiran’dan, Vietnam’dan idol transferine giriştiyse aynı mahrumiyet içindeki İslamcıların da Türkî ve insanı değerler yerine Arabi ve Kürdî değerlere olan düşkünlüğü gözlerden kaçmıyor.
Hükümetin “Kürt açılımı,” bunca Mehmetçiğin kanına ve “Marksist Allahsızlığa” rağmen PKK karşısındaki yumuşak tutumu; bizce, ilgililerin rüyasında bile görmediği “demokrasi” kavramından çok bu “kavm-i necip algılamasına” dayanıyor.
Yakınlarını kayırmaya ve akrabalarına torpil geçmeye alışmış kasaba siyasetçisi, böylesine önemli bir dönemde bu kadar yüksek bir aritmetikle iktidara gelince memleketin mezhep ve meşrebini sevdiği tulum oy bölgelerine yöneliyor. Bu, kent kültürünün intelijensiyal uyanıklığından yoksun kadro, “şeyhler diyarına” genel ve tarihi bir torpil yapmaktan, eli kanlısı dahil tüm Kürtleri, edilgen ruhunun derinliklerinde “kavm-i necip” ilan etmekten çekinmiyor.
Karşı taraf ise hükümetin kendi kalesine attığı her golden sonra topu kapıp orta yuvarlağa doğru koşuyor. “Kürt ırkçısı,” yeni goller atmak ve hazır kaleyi boş bulmuşken tarihi bir averaj yapmak için olanca gücüyle çalışıyor
Bu koşu, KCK ve demokratik özerklik şeytanlığıdır. Bu koşu, cemaat medyasındaki kurnaz Kürtçü yaklaşımın ta kendisidir. Bu koşu, TSK’ya karşı yürütülen asimetrik psikolojik savaşın açılımıdır.
Hükümetin 12 Eylül referandumu ve 2011 seçimlerinden sonra yapmayı umut ettiği yeni anayasa da kesin bir skor için “Kavm-i necip”e derinlemesine atılan gol paslarıdır. “Eli kanlı PKK” karşısındaki “akıl almaz” eyyamcılığın mantığı bu “ilk maçın” sonlarına doğru yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Biz şimdi millet olarak gücümüzü toplayıp, 2011’deki rövanşa yepyeni bir takımla çıkmaya hazırlanıyoruz.
“Bakalım el mi yaman bey mi yaman!..” Bunu görmek için sabırsızlanıyoruz.
