Peygamber Efendimiz’in kurduğu dünya, kılıcın gölgesinde değil; merhametin serinliğinde filizlenmişti. O, insanı insan olduğu için sevdi. Fakiri elinden tutarak ayağa kaldırdı, yetimin başını okşadı, kalbi kırılanın gönlünü tamir etti. Bugün şehirler büyüyor ama gönüller küçülüyorsa, demek ki biz o inşa yöntemini unuttuk. Betonla yükselen her bina, sevgiyle yoğrulmadıkça sadece soğuk bir duvardan ibaret kalıyor.
Anadolu toprağına bakın… Taşının içinde dua, ağacının gölgesinde hikmet vardır. Yunus Emre bu toprağın sesi oldu. “Calap” diye seslenirken, Allah’a duyulan aşkı köy sofrasına, çeşme başına, derviş postuna taşıdı. Onun dili sarayın dili değildi; garibanın, yolcunun, yolda kalmışın diliydi.
Bugün hepimiz bir şeylerden yakınıyoruz. Komşuluk bitti diyoruz, selam azaldı diyoruz. Ama dönüp de kendimize bakmıyoruz: En son kimin derdini dinledik? En son kime omuz olduk? Sevgi çekilince şehir kalabalık oluyor ama insan yalnız kalıyor.
Ben çocukluğumda mahallede biri hastalansa, kapılar tencereyle açılırdı. Kimse “Benim işim var” demezdi. Belki paramız yoktu ama yüreğimiz zengindi. Şimdi cepler dolu ama gönüller yoksulsa, bu işte bir yanlışlık var demektir.
Peygamber Efendimiz sevgiyi tuğla gibi üst üste koyarak bir gönül şehri kurdu. Yunus Emre de o şehrin sokaklarına aşk serpti. Bugün bize düşen, o sevgi harcını yeniden karmak. Çünkü sevgi kaybolursa, geriye ne inanç kalır ne de insanlık.
Bir gün yine sokaklarda çocuk kahkahası, kapılarda sıcak bir selam, gözlerde merhamet görmek istiyorsak; önce kendi kalbimizin kapısını açacağız. Sevgiyle inşa edilmeyen hiçbir yapı ayakta kalmaz. Bu şehir, bu ülke, bu hayat ancak gönülle kurulur.
Gönül kırdıysam dostlarımdan, haklarını helal etsin.
Ve Yunus yüreğiyle bitireyim:
Gönül yaptım derken yıktım,
Dilim susup kalbim aktım,
Calap kapısına baktım,
Aşksız kulun yolu dardır.
Şakir Deniz
