Bu ömür dediğin, yokuşu bol bir dağ yolu gibidir. Kimi zaman ayağın taşa takılır, kimi zaman dizin kanar ama dönüp de geriye bakmazsın. Çünkü ardında bıraktığın her iz, bu toprakların kokusunu taşır.
Ben bu memleketi kitaplardan öğrenmedim. Ben bu vatanı anamın yoğurduğu hamurda, babamın alnındaki terde, köy meydanında dalgalanan bayrağın gölgesinde öğrendim. Bayrak öyle bez parçası falan değildir; o, gecenin bir yarısı kalkıp çocuğunun üstünü örten anaların duasıdır.
Zaman oldu ekmeği bölüştük, zaman oldu derdi… Ama hiçbir vakit “Bu topraklar kimin?” diye sormadık. Çünkü biz biliriz: Bu topraklar, canını seve seve verenlerin emanetidir. Emanete hıyanet edilmez.
Bugün herkes kolayını arıyor. Herkes “Ben ne kazanırım?” derdinde. Oysa eskiden sorumuz başkaydı:
“Bu vatan için ben ne yaparım?”
Kimi cephede yaptı, kimi fabrikada, kimi okulda, kimi de evinin önünü süpürerek… Küçük iş yoktur bu memlekette, niyet büyükse yük de büyür.
Benim yaşadığım ömür, sırtını bayrağa dayayıp dimdik durma ömrüdür. Yeri gelir yalnız kalırsın, yeri gelir horlanırsın. Ama bilirsin ki, doğru bildiğin yolda yürüyorsan arkan kalabalıktır; görünmez belki ama yüreğinde binlerdir.
Şimdi dönüp bakıyorum da; saçlar ağarmış, dizler eski sağlamlığında değil. Lakin gönül hâlâ genç. Çünkü yüce ideallere tutunmuş bir insanın ihtiyarlığı sadece bedendedir, ruhunda değil.
Bu ömrü yaşarken ne servet biriktirdim ne şan. Ama alnım ak, başım dik. Bayrak görünce hâlâ içim titriyorsa, İstiklâl Marşı çalınca boğazım düğümleniyorsa, işte benim bütün kazancım budur.
Derler ya: “İnsan neyle yaşar?”
Ben derim ki: İnsan, inandığı değerlerle yaşar.
Benim inancım da bellidir:
Vatan sağ olsun, gerisi hallolur.
Şakir DENİZ
