Haftaya Giriş – Biraz Daha Kişisel Alternatif
Bu yazı dizisine başlarken, içimden geçen cümle şuydu: “Türkiye’yi birlikte düşünelim.” İlk iki haftada gelen mesajlar, paylaşımlar, eleştiriler ve küçük notlar, bu cümlenin havada kalmadığını gösterdi. Bazen bir okurun tek bir cümlesi, bazen bir itiraz, bazen de “tam da bunu konuşuyorduk” diyen kısa bir yorum… Açık söyleyeyim, bunların hepsini kıymetli buluyorum. Çünkü bu köşe, tek taraflı bir anlatı olsun istemiyorum; akıl penceremiz açık kalsın ve içeriden dışarıya birlikte bakalım istiyorum.
Birinci hafta “Türkiye nereye gidiyor?” sorusunu büyük resimde konuştuk. İkinci hafta ekonomiyi rakamların ötesine taşıyıp hayatın içinden okumaya çalıştık. Gördüğüm şu: Okurun derdi, polemik değil; anlam. En çok da şunu arıyoruz: “Bu ülkenin yarınını ne belirleyecek ve biz bu yarına nasıl hazırlanacağız?”
Bu hafta cevabı en temel yerde arayacağız: Eğitim ve insan kaynağı. Üç yazı boyunca; eğitimin niteliği meselesini, gençlerin beklentileriyle hayal kırıklıkları arasındaki mesafeyi ve bilgi toplumu olabilmenin şartlarını konuşacağız. Duyguyu inkâr etmeden ama duyguyla da yönetilmeden; belgeye ve veriye yaslanarak, mümkün olduğunca anlaşılır bir dille.
Kısacası, bu hafta şu sorunun peşine düşüyoruz:
Türkiye, yarınlarını taşıyacak insan kapasitesini nasıl güçlendirebilir?
EĞİTİMİN NİTELİĞİ MESELESİ: “OKUL VAR, ÖĞRENME VAR MI?”
Eğitimi büyütmek kolay; niteliği büyütmek zor. Türkiye’nin geleceği, bu zor kısımda verilecek kararlara bağlı.
Niteliği konuşmadan “insan kaynağı” konuşulmaz
Eğitim tartışmalarında çoğu zaman iki uç görülür: Ya romantik bir iyimserlik ya da toptan bir karamsarlık. Oysa mesele daha somut: Nitelik. Yani okulun, öğrenciyi hangi becerilerle, hangi karakter dayanıklılığıyla ve hangi düşünme disipliniyle hayata hazırladığı.
Türkiye’nin resmî hedef çerçevesi (kalkınma ve yönetişim belgeleri) bize şunu söylüyor: Ülkenin iddiası, yüksek katma değer üreten bir yapıya geçmek. On İkinci Kalkınma Planı’nın vizyonunda “ileri teknolojiye dayalı yüksek katma değer” ve “nitelikli insan” vurgusu, bir slogan değil; bir zorunluluk olarak duruyor.
Bu hedefin en kritik girdisi ise eğitim.
Nitelik ne demek?
Nitelik dediğimiz şey, yalnızca sınav başarısı değildir. Üç katmanı var:
1) Temel beceriler (okuryazarlık, sayısal akıl yürütme, bilimsel düşünme)
OECD’nin PISA 2022 Türkiye ülke notu, Türkiye’den 15 yaş grubunda geniş bir örneklemle uygulama yapıldığını ve öğrenme çıktılarının uluslararası kıyas içinde değerlendirildiğini gösteriyor.
PISA, bize “kim daha iyi” tartışmasından çok, hangi becerilerin nerede takıldığını gösteren bir ayna sunuyor.
2) Derin öğrenme (anlama, aktarım, problem çözme)
Nitelik, ezberi ölçmekten çok; bilgiyi kullanabilme kapasitesiyle ilgilidir. Bu da ölçme-değerlendirme yaklaşımını doğrudan etkiler.
3) Okul iklimi (öğretmen niteliği, güven, aidiyet, rehberlik, sosyal-duygusal gelişim)
Öğrenme, sadece müfredatla değil; okulun günlük hayatıyla da şekillenir.
Müfredat tartışması: “ne öğreteceğiz?” kadar “nasıl öğreteceğiz?”
Son dönemin en somut adımlarından biri, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli. MEB’in 2024/54 sayılı genelgesinde modelin; eğitim süreçlerinin niteliğini artırma amacıyla hazırlandığı ve 2024-2025’te belirli sınıf düzeylerinde uygulanacağı belirtiliyor.
Genelge metnindeki şu vurgu, yaklaşımı özetliyor: eğitim sürecinin “niteliğinin artırılması” hedefleniyor.
Bu noktada kritik olan, modelin niyetinden çok uygulama disiplini: öğretmen eğitimi, materyal kalitesi, ölçme sistemi ve okul temelli planlama.
“Nitelik” için üç zor ama gerekli başlık
Popülizme kaçmadan konuşacaksak, niteliği artırmanın üç zor alanı var:
1) Öğretmenlik mesleğinin güçlendirilmesi
Eğitimin niteliği, en çok sınıfta belirlenir. Müfredat değişir, teknoloji gelir gider; ama öğretmenin niteliği zayıfsa sonuç sınırlı kalır. Bu hem yetiştirme hem hizmet içi gelişim hem de mesleki saygınlık meselesidir.
2) Ölçme-değerlendirme: “Sınav odaklılık” ile “öğrenme odaklılık” dengesi
MEB genelgesinde ölçme-değerlendirmeye ilişkin yaklaşımın “süreç odaklı ve geliştirici” olması gerektiği vurgulanıyor.
Bu yaklaşım, doğru uygulanırsa niteliği artırabilir; yanlış uygulanırsa belirsizlik ve güvensizlik üretebilir. Anahtar, şeffaf ölçütler ve öğretmene destek.
3) Eşitsizlikle mücadele: aynı müfredat, farklı hayatlar
Nitelik tartışması, fırsat eşitliğiyle birlikte düşünülmezse eksik kalır. Çünkü öğrenci, okula aynı koşullarda başlamıyor. Niteliği artırmak, dezavantajı azaltmayı da içerir: erken çocukluk, beslenme, okula erişim, rehberlik, dijital imkanlar, okulun sosyal destek ağı.
Sonuç: Eğitim “gelecek” değil, bugünün üretimidir
Eğitim, geleceğe yatırım gibi görünür; ama aslında bugünden başlar. Bugün sınıfta oluşan beceri açığı, yarın işgücünde verimlilik açığına dönüşür.
Bir sonraki yazıda, niteliğin öğrencide bıraktığı iz üzerinden ilerleyeceğim: Gençler ne bekliyor, neyle karşılaşıyor? Beklenti ile gerçeklik arasındaki fark neden büyüyor ve bu fark nasıl kapatılır?
Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Milli Ses – Akıl Penceremden – Köşe Yazarı
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
E-posta: opoyrazoglu@gazi.edu.tr