Dr.Oğuz POYRAZOĞLU / AKIL PENCEREMDEN

Tarih: 16.02.2026 09:29

Kent Yaşamı ve Sosyal Adalet: Şehirler Kimin İçin?

Facebook Twitter Linked-in

Akıl Penceremden: Türkiye’yi Birlikte Düşünmek

Kent Yaşamı ve Sosyal Adalet: Şehirler Kimin İçin?

Haftaya giriş 
Bu hafta, geleceği şehirler üzerinden okuyacağız: kent yaşamı ve sosyal adalet, göç–mekân–kimlik ilişkisi, yaşanabilir şehir sorusu… Üç yazı boyunca, şehirleri yalnız “beton” değil, yaşam kalitesi ve toplumsal denge üzerinden değerlendireceğiz.

Şehir dediğimiz şey, aslında bir “paylaşım düzeni”
Şehirler sadece binalar, yollar, meydanlar değildir. Şehir, en temelde bir paylaşım düzenidir:
Kim nerede yaşar?
Ulaşım, sağlık, eğitim, park, kültür imkânlarına kim ne kadar erişir?
Zaman ve maliyet yükü kimin sırtındadır?
Bu yüzden “kent yaşamı ve sosyal adalet” dediğimiz mesele, bir ideolojik tartışmadan çok, hayatın içinden bir sorudur: Şehir kimin için çalışıyor?

Türkiye’de şehirleşme: nicelik tamam, nitelik tartışması büyüyor
Türkiye’de nüfusun önemli bölümü şehirlerde yaşıyor ve şehirleşme dinamiği sürüyor. Dünya Bankası’nın Türkiye için yayımladığı kentleşme göstergeleri (urban population) bu eğilimin uzun dönemli bir gerçeklik olduğunu ortaya koyuyor. 
Bu tabloda artık “şehirleşiyor muyuz?” değil, “nasıl şehirleşiyoruz?” sorusu belirleyici.

Sosyal adaletin şehirdeki üç görünür yüzü
1) Barınma ve konut erişimi
Barınma maliyetleri arttıkça şehir, düşük gelirli haneleri merkezin dışına iter; bu da ulaşım, zaman kaybı ve toplumsal ayrışma üretir. OECD, büyük şehirlerde konut fiyatlarının yükselmesiyle “affordability” sorununun ağırlaştığını; konutun büyük kentlerde daha pahalı hale geldiğini vurguluyor. 
Bu, sadece “ekonomi” değil; şehir adaleti meselesidir.
2) Ulaşım ve “zaman adaleti”
Şehirde yoksulluk bazen gelirin düşüklüğü değil, zamanın çalınmasıdır. İşe gidiş-geliş, aktarmalar, kalabalık, gecikme… Zaman kaybı, hayat kalitesini ve verimliliği düşürür.
3) Kamusal alan ve “aidiyet”
Kamusal alan; park, meydan, sokak, yürüyüş yolu, oyun alanı gibi ortak mekânlardır. UN-Habitat kamusal alanı, “kamusal mülkiyette ya da kamusal kullanımda olan; ücretsiz, erişilebilir ve herkes için keyif alınabilir yerler” olarak tanımlar. 
Kamusal alan zayıfladıkça, şehir “birlikte yaşama” kapasitesini kaybeder.

Sosyal adalet için şehir yönetiminde üç ilke
Bu köşede popülizmden uzak duracaksak, “çözüm” tarafını da gerçekçi kurmak gerekir:
Erişim ilkesi: Eğitim, sağlık, ulaşım ve kamusal alan hizmetleri, adresin kader olmasını azaltmalı.
Şeffaflık ve önceliklendirme: Kaynaklar sınırlı; asıl mesele kimin ihtiyacına önce gidildiğinin açık olması.
Dayanıklılık: Afet, iklim ve krizler şehir adaletini doğrudan etkiler; dayanıklılık sosyal adaletin parçasıdır.

Sonuç: Şehir adaleti, toplumsal huzurun altyapısıdır
Şehirde adalet hissi güçlenirse, toplum yumuşar. Şehirde adalet hissi zayıflarsa, gerilim artar. Çünkü şehir, insanların her gün yaşadığı “devlet”tir: belediye hizmeti, ulaşım, sokak, park, su, güvenlik…

Çarşamba yazısında, şehir adaletini bir adım ileri taşıyacağız: göç–mekân–kimlik ilişkisi. Şehirler göçle nasıl değişiyor? Mekân kimliği nasıl etkiliyor? Birlikte yaşama kapasitesi şehir üzerinden nasıl sınanıyor?

Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Milli Ses – Akıl Penceremden – Köşe Yazarı
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
E-posta: opoyrazoglu@gazi.edu.tr

#kentyaşamı #sosya adalet #konuterişilebilirliği #OECD #konutkrizi #kamusalalan #UN-Habitat #yaşamkalitesi #şehiryönetimi


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —